Benim Gözümden Fotoistanbul 2016 - playinduo

playinduo

Benim Gözümden Fotoistanbul 2016

Merhaba, bloğa uzun bir aradan sonra tekrar büyük bir hevesle geri döndüm ve sizlere en son gezip baya etkilendiğim Fotoistanbul 2016 sergisinden izlenimlerimi aktarmak istiyorum. Ben serginin Ortaköy Yetimhanesi ayağını gezebildim. O zaman öncelikle gelin bu tarihi binayı beraber tanıyalım. 100 yılı aşkın bir süre önce Ortaköy’de inşa edilip, önce Ermeni okulu, sonra Yahudi yetimhanesi olarak kullanılan ve sonunda terk edilen tarihi bir bina olan Ortaköy Yetimhanesi; festival kapsamında onarılarak sanatsal bir mekana dönüştürülmüş. Birçok Musevi çocuğu yalnızlıktan kurtaran, Ortaköy Palanga Caddesi’ndeki terk edilmiş yıkık Yetimhane’de şimdilerde, usta ve genç sanatçıların eserleri bir arada sergileniyor. Serginin benim gördüğüm kısmında çoğunlukla siyah beyaz fotoğraflar hakimdi. Bazı renkli fotoğraflar da oldukça rahatsız edici ve ürkütücü bir havaya sahip olsa da, hedefledikleri gerçekçilik ve dikkat çekme kriterlerini bana göre başarıyla yerine getirmişlerdi. Haydi şimdi sergiyi aşağıda çektiğim bolca fotoğrafla ve gözüme çarpan sanatçıların eserlerinin hikayeleri ile beraber gezelim.

dsc03222

dsc03259

dsc03295

dsc03306

dsc03239

Sergide benim çok sevdiğim sanatçılardan biri Esra Özgüroğlu oldu. Sanatçı, eserlerini Yolcular: Araf hikayeleri olarak adlandırmış ve hikayesi de şu şekilde; 8 ay boyunca İstanbul Metrosunun farklı hatlarında çektiği siyah-beyaz 1500’den fazla kare arasından seçilen 100’den fazla fotoğrafın oluşturduğu bir ilk seri. Bu seride yer alan fotoğraflarında Esra Özgüroğlu insanların yüzlerindeki anlık, uçucu, sıkıntılı, düşünceli, gizleyen, soran, endişeli, hüzünlü, korkulu, duran kısa süreli kendilik hallerine eşlik ediyor. Fotoğrafçının gözünden yolculuk halleri, gelip geçici; iki durak arasında ya da deniz aşırı, kısa ya da uzun hatlarda yaptığı yolculuklarda çektiği insan suretleri hayatı maskesizleştirme çabasının öznel belgeleri gibi. Esra Özgüroğlu bu serisinde yolcuların (hatta belki kendisinin de) tüm koşturma ve gelip geçiciliğin başında, ortasında ya da sonunda; bir başka zaman ya da hayata geçmeden [arafta] kendiyle kaldığı, onca kalabalığın içinde etrafındakileri neredeyse unuttukları kısa, geçici zamanların hatta anların belleğini oluşturduğu söylenebilir. Tıpkı fotoğraf gibi…

mart-2015-metro-esra-ozguroglu-1140x734

Diğer çok beğendiğim, yaratıcı ve çok çarpıcı bulduğum çalışma ise; Aydın Berk Bilgin’in Eastman’e Saygı adlı eseri. Hikayesi ise şu şekilde; Bu yapıt, analog fotoğrafı bireysel kullanıma açan Kodak’la, kurucusu George Eastman’a, analog fotoğraf sonlanırken bir saygı duruşudur. Eastman’ın ilk bireysel, pratik ve taşınabilir analog makinesi Kodak No:1, 1888 yılında bir devrim yaratır ve Kodak zamanla sektörün öncü kurumuna dönüşür. Fakat fotoğrafın pratikleşerek günlük hayata girme çabası, 20. yüzyılın sonlarında Kodak’ın sonunu getiren Dijital Devrimin de tetikleyicisi olacaktır. Görüntüyü oluşturan gren yerini piksele bırakırken, değişimi yakalayamayan Kodak iflas eder. Pek çok patentini satar; üretimini sınırlandırır. Öyle ki son Kodachrome filmi, Steve McCurry’e teslim edilir ve proje süreci belgesel olarak yayınlanır. Bu belgesel aslında bir devrin de kapanışını simgeler.
Fotoğrafa analogla başlayıp, dijitale geçişi yaşamış bir genç kuşak fotoğrafçı olarak, bu süreci yansıtmak istediğim çalışmamda, fotoğrafın evrimini, imgenin piksel mantığında oluşturulmasıyla yansıtarak, Eastman’ın klasikleşmiş bir fotoğrafını, gren ve piksel yerine artık üretilmeyen Kodak makaralarıyla yeniden yorumladım. Bunun için, 3 yıllık bir araştırma sonucunda halen film yıkayan dükkânlardan 27.000 adet makara toplarken, pek çok dükkânın kapanmasına, kavramların, kimliklerin, önceliklerin değişmesine, analog fotoğrafçılığın izlerinin silinmesine de bizzat tanıklık ettim. Yaklaşık 8.000 Kodak’ın içinden, sahteleriyle birlikte 50 kadar farklı tip Kodakla eseri oluştururken, 35 mm’nin 24×36 oranına da sadık kaldım.

dsc03301Sergide en dikkat çekici sanatçı ise şüphesiz André Kertész olmuştur. 1894 ve 1985 yılları arasında yaşamış olan, fotoğraf sanatında ezber bozan kompozisyonları ile adından çokça söz ettiren Macar sanatçı André Kertész fotoğraf tarihinde yarattığı yenilikçi yaklaşımlarıyla, birçok alanda ilkleri oluşturmanın yanında fotoğraf tarihine öncülük edecek ustaların ortaya çıkmasında da önemli katkılar sunmuştur.
Kertész’in fotoğraf kariyerini üç ana dönemde izleyebiliriz. 1912-1925 yılları arasında doğduğu coğrafyada çektiği fotoğraflar ”Macaristan Dönemi”ni oluşturur. Bu dönem sanatçının, yakın çevresini fotoğrafladığı, samimi, gerçek, gülümseten ve duygulandıran gözlemleri içerir. Yakın çevresini, doğduğu yeri fotoğraflarken kendini tanımaya çalışan bir insanın gördüğü sıradan ama bir o kadar da derin izlenimlerdir bunlar… Öpüşen çingene çocuklar, kuzuyla oynaşan küçük oğlan çocuğu, sevgilisi Elizabeth’in kamerasına yansıyan görüntüleri… Diğer savaş fotoğraflarının aksine, askerlerin savaşmadığı zamanlarla ilgilenir. Gerçeğin soğuk yüzünü değil, hikayeyi izleyiciye bırakan bir yaklaşımın sahibidir. En büyük yeteneklerinden biri aslında ‘daha az önemli’ anların ışığını yakalayabilmesidir.

dsc03282

dsc03290

dsc03271
Kertész 1925 yılında Paris’e yerleşir. Bu dönem sanatsal gelişiminin en önemli evresini oluşturur. Paris’te yaklaşık 10 yıl serbest fotoğrafçı olarak çalışan sanatçı, bu dönem Leger, Mondrian, Chagall, Brancusi gibi 20. yüzyılın en önemli sanatçılarının portrelerini de çeker. 1930’ların başlarında Paris’in sanatsal atmosferinin de etkisiyle yeni bir diziye başlayan Kertész, bozulmuş (distortions) olarak adlandırdığı bu nü fotoğraflarda özellikle kadın vücudunun kimi uzuvlarını bükeyli aynalar aracılığıyla deforme eder ve farklı görüntüler oluşturur.
Kertesz’in en önemli ayırıcı özelliklerinden biri de, diğer fotoğrafçılardan çok daha önce küçük kameranın özel estetiğinin farkına varması ve bunu kullanması olmuştur. Analitik fotoğraflarla çok ilgilenmemiş, daha çok eliptik görüşün ortaya çıkarılmasının peşine düşmüş, beklenmedik detayların, geçici anların fotoğrafını çekmiştir. Portrelerden still-life fotoğraflara, bükeyli aynalar kullanarak çektiği bozulmuş nü fotoğraflardan foto röportajlara birçok farklı tarz ve yöntem deneyen Kertesz, dünya fotoğrafçılığının biçimlenmesinde etkili olmuştur. Belgesel fotoğrafa özellikle bir sanat formu olarak yeniden biçim vermiş Henri Cartier Bresson, Robert Capa ve Brassai gibi fotoğrafçıların üsluplarının oluşmasında da büyük rol oynamıştır.

dsc03288

Benim gibi amatörce de olsa fotoğrafa oldukça ilgili birisi için bu sergi damakta tat bırakan bir serüven oldu. Tanımadığım sanatçıların karelerinde onların kişilikleri ve yaşadığı dönemler hakkında tahminlerde bulunmaya çalıştım, anlatmak istediklerini okurken yansıttıkları ışık ve donmuş anlar üzerine düşündüm. Bir de Ortaköy Yetimhanesi’nin boyası dökülmüş duvarları, yüksek tavanı, nostaljik merdivenleri arasında gezinirken, farklı dünyaları keşfetmenin tadını çıkardım. Eskiyle yeni arasında bağ kurmak, sorular sormak, farklı şehirlere ve insanlara kısacık anlara hapsolmuş yüz ifadeleriyle hikayeler oluşturmak oldukça zihin açıcı ve keyifli bir zaman dilimi oldu benim açımdan.

dsc03246

dsc03251

dsc03254

Bundan sonraki Fotoistanbul sergilerini de merakla bekliyor olacağım ve sizlerle de eminim paylaşmaktan geri durmayacağım. Dilerseniz sergiyle ilgili çektiğim kısa videoyu da aşağıdan ya da youtube kanalımdan izleyebilirsiniz.

Sonraki yazıda görüşmek üzere, bizi instagram, facebook ve youtube kanalımızdan da takip edebilirsiniz.

Sevgiler.

 

kaynak: http://www.fotoistanbul.org/#portfolio

Leave A Comment

Your email address will not be published.