Sen Benim Hayatımsın - playinduo

playinduo

Sen Benim Hayatımsın

Bu bloğu ilk açtığımda, hayalimde hep okuduğum kitaplardan da bahsetmek vardı; ama sanırım ilk başlarda minicik Masaüstü Kitapları adında bir post yaptım, maalesef devamı da gelemedi. Bundan sonra, elimden geldiğince vakit bulmaya çalışıp; okuduğum kitaplara burada yer vermek istiyorum. Hatta bu konuda youtube kanalım için de bazı planlarım var, ama tabi hepsine nasıl zaman ayıracağımı şimdilik bilemiyorum.

Neyse konuyu daha fazla isteklerimle ve serzenişlerimle dağıtmayıp, anlatmak istediğim kitaba geleyim. Sen Benim Hayatım’sın, Ferzan Özpetek’in ilk okuduğum kitabı oldu. Sanırım bu kitaptan önce İstanbul Kırmızısı adında bir kitabı daha yayınlanmış. Bu bilgiyi önsöz’de görünce, bu kitabı da hemen okuma kararı aldım. Ferzan Özpetek, benim en sevdiğim yönetmenlerden biri. Karşı Pencere ve Cahil Periler ise en sevdiğim filmlerinin başında yer alıyor. Şu ana kadar izlemediğim bir filmi de olmadı. Bazı filmler size filmin repliklerini tekrar tekrar okutur ve aklınıza kazır. Sanırım Ferzan filmleri benim için bu sınıfa giriyor. Bu kitabı okumadan önce size tavsiyem; eğer daha önce hiç izlemediyseniz; onun bir iki filmini izleyin ve bundan sonra kitaptaki satırların duygusu ve karakter çeşitliliği ile bağ kurun. Çünkü ben kitapta da, filmde aldığım benzer tatları hissettim.

Bu yazıyı yazarken, Ferzan’ın sinema tarafını maalesef bir tarafa atamıyorum, çünkü onun filmlerindeki marjinal, güçlü ama bir o kadar da samimi karakterlere o kadar alışmışım ki, kitaptaki her karaktere ve hayatından bahsettiği her kareye kafamda filminden bir sahne oturtuverdim. Hatta bu sahnelere, filmlerinin konusu ve oyuncuları kadar güçlü olan müzikleri de, okurken bana eşlik etti. Ferzan, duygularını okuyucusu ve izleyicisiyle çok rahat ve şeffaf paylaşabilen bir insan. Kısacık bir bakış, ufak bir masa sohbeti, küçük bir yolculuk paragrafı, sizi o anın içine alıp, karakterlerin hissettiği sıkıntıdan, ferahlamadan, şüphelerden hatta tutkulardan haberdar etmek için oldukça yeterli. Ağdalı bir dile gerek duymayan yazar, yaşadığı farklılık ve orjinallik dolu hayat hikayesinin yanına, filmlerindeki gibi ince bir kurgu çizgisini de katınca, akıp giden, sizi de beraberinde Roma sokaklarına, İtalya plajlarına, hiç girmeyeceğiniz ara sokaklara taşıyan renkli bir perspektif oluşturmuş. Kurguyu anlatmadaki başarısı, vurucu ve akıldan çıkmayan cümleleriyle duygu yoğunluğu açısından da çok keyifli. Hatta her seferinde bana şunu sorgulattı, bu cümleyi gerçekten aşık olmayan veya aşkla beraber hayatını bu kadar tek bir noktaya odaklamayan bir insan yazamazdı.

“Mutluluk budur işte. Tüm varlığınla, sevdiğinle birlikte, evrenle mutlak uyum içinde olduğunu hissetmek.” Sy:211

“Kimi çıldırdığımı düşünebilir. Ama gerçek farklıdır. Gerçek çılgınlık olmadan aşkın olmayacağıdır. Sadece çılgıncasına aşık olanlar, bir insanı sevmenin ne demek olduğunu bilir. Ben biliyorum” sy.236

Duyguları dile getirmede ve sizi bu duygular karşısında şaşırtmanın dışında, Türk ve İtalyan kimliğinin altındaki farklılıkları ve ortak yanları da çok keyifli bir şekilde dile getiriyor. Annesinin marjinal hayatına bakış açısı, ara ara onu yermesi ama her başarısında inanılmaz gururlanması, üstüne üstlük bunca nesil ve coğrafya farkına rağmen, en iyi arkadaşının o olması gerçekten de çok dokunaklı.

Kitapta ayrıca, 70’lerin sonunda İtalya’daki ve dünyadaki birçok toplumsal olaydan da haberdar ediyor yazar bizi. Eşcinselliğin o dönemde getirdiği yeni özgürlükler, toplumun buna karşı bakışı, aşkın her koşulda ve zorlukta ayakta kalabilmesi. Toplumsal baskılar ve kadın erkek rollerindeki yeni oluşumlar, bize o dönemin gerçeklerini de sunuyor. Her koşulda da sevginin gücünün toplum baskısına rağmen kazanacağı vurgulanıyor.

“Sevdiğim dünyada, herkes doğallık ve özgürlükle, yargılandığını hissetmeden, sadece kendi olabilir. İstediği gibi giyinebilir, dans edebilir; herkese mutlu olduğunu bildirmek için gece yarısı avazı çıktığı kadar bağırarak şarkı söyleyebilir. Düşlerini, arzularını besleyebilir, geleceğine yeni umutlar ekebilir. Birilerini rahatsız edeceğine aldırmadan, sevdiğinin adını yüksek sesle haykırabilir. Ama yazgı bazen öngörmesi olanaksız engeller yaratarak bizimle eğlenir.” Sy.151

Sen Benim Hayatımsın, bir nevi kurgu biyografi türünde bir kitap. Birine duyulan yoğun sevginin çerçevesi içerisinde, hayatta verilen kararlar, kurulan sıkı dostluklar, geçmiş-gelecek kaygısı, vazgeçişler, toplumda ayakta kalabilme çabası ve duyguların sonuna kadar en yoğun ve saf haliyle yaşanması üzerine kurulu bir roman görüyoruz. Kitabın, su gibi akıp giden orijinal karakter diyaloğu,  yeri geldiğinde keyiften dört köşe yapan, yeri geldiğinde de sarsan öyküsü, sizi dışarıdan bir izleyici olmak yerine, romanın içerisinde yer alan bir yan komşu gibi hissettiriyor.

Ve kapağı kapattığınızda, benim gibi keyifle altını çizdiğiniz satırlar ve Roma’daki eski bir çatı katının terasında, cinsel kimliğini dikkate almadan dertlerini dinleyip, keyifli sohbetler yaptığınız dostlarınızla baş başa kalıyorsunuz.

“Güzel bir kahkahada, yitirilmiş bir normalliğin tadı vardır. Belki de seni sarıp benden alan sis, yerini somut olay ve jestlerden oluşan yeni bir yaşama bırakmak için dağılmaya başladı. Tıpkı sonunu dinlemek istemediğim bir masalda olduğu gibi, birbirimizi sonsuza dek seveceğimiz, belleğin ve hatıraların olmadığı, kusursuz bir dünya.” Sy.167

Bu yazıyı da, Ferzan’ın en etkileyici filmlerinden biri olan Karşı Pencere’nin müziğiyle kapatalım ki, kitabın sihri üzerimizde kalsın. İyi dinlemeler…

Leave A Comment

Your email address will not be published.