Günün Hissettirdikleri - playinduo

playinduo

Günün Hissettirdikleri

Neredeyiz, yaşadığımız şehire, insanlarımıza hatta dünyaya ne oldu. 10 kişi öldü deniliyor, 3 basamaklı rakamlar dahi kendini zar zor ifade edebiliyorken, 10 da nedir. Kişi mi, atan kalp mi, bir anne baba ya da öğrenci mi. Kimliksizler, bir şekilde varken yok olanlar. Üstünde çok düşünmeye gerek yok sanırım (!)

Diyorum ki, niye 60’lar veya 70’lerde dünyaya gelmedim. Bir hippi olabilirdim ya da Fransa’da bir bohem, bir Hint fakiri dahi olabilirdim. Ama yoldan geçene sevgiyle bakmanın, hatta sevmek kelimesinin sözlükteki anlamını yaşayabilmenin mutluluğunu tatmış olurdum. 85 doğumlu bir insan olarak, gençlik ve olgunluğa adım attığım yaşları bomba, terör, kaçakçılık, tecavüz, adaletsizlik gibi kelimelerin yaşanmış örnekleriyle geçirdim. Sadece ben geçirmedim, dünya bu şekilde dönmeye başladı ama tabi benim coğrafyam en çok nasibini alan yerlerden biriydi. Bir İstanbul’lu olarak tarihimle hep övündüm, tanıştığım bir Avrupa’lıya nasıl erdemli ve nasıl görmüş geçirmiş topraklarda yaşadığımızı hep başım dik bir şekilde anlattım. Yaşadığım toprakla ve ait olduğum kökenimle gurur duyarken, hep şu bilinci de taşıdım. İstanbul ve Türkiye benim annem babam olabilirdi, ama hepsini de kapsayan bir doğa anamız vardı. Dolayısıyla kendimize uyruk edinmeye çalıştığımız o koca dünya üzerindeki her yeşil ve mavi sınır aslında bizim koca ailemizdi. Niye böyle göremedik, İskandinav da benim kardeşimdi, Pakistanlı da, Hintli de, İngiliz de… İsimlere, din adlarına, mezheplere, renklere niye bu kadar takıldık. Kimse kimseye anne babasını reddet demedi ama onların uğruna yak, yık, yağmala da demedi. Hepimiz ekmek yiyecektik, denizlerde yüzüp, doğa anaya şükredecektik. Olmadı, yapamadık, çünkü çok hırslıydık. Önce toprak dedik, aldık, yıktık, tükettik, doğa anayı küstürdük. Sonra teknoloji dedik, önce bir ahizeden konuştuk, sonra yetmedi birbirimizi de görelim dedik, üstüne telefona bomba mekanizması kurup canlı bomba olduk. Ne uğruna olduğu belli olmayan, dini kullanan insanlar aramıza sızdı. Kendi hayatlarını “dünyayı satanlar” için kurban ettiler, giderken de yanlarına bir dolu masum yüzü aldılar. Herkes başta ağladı, insanlar kayıpları için üzüldü ama nafile 3 gün sonra her yer aynı tempoya, aynı hırsa, aynı sevgisizliğe büründü.

Ben 2000’lerin dünyasında eskiden olduğu gibi sevgi dolu müzik, sanat, edebiyat yaratımı görmüyorum. Acaba soruyorum, bu noktaya üretemediğimiz için mi geldik? En hızlı arabayı, uçağı veya en lüks telefonu üretebiliyoruz ama Goethe gibi bir düşünür, Sait Faik gibi bir öykücü, John Lennon gibi dünyayı ayağa kaldıran bir müzisyen çıkaramıyoruz. Sonra 10 rakamını unutup gidiyoruz. İnşaat yapmak, en uzun binayı dikmek, en teknolojik AVM’ye sahip olmak, en büyük bankaları kurmak erdem ise, eskiler niye bu kadar üretmiş diye sorarım size. Biz 2000’ler tüketmek için üretiyoruz, kalıcı olmak değil bizim arzumuz. Telefonunuzun arkasındaki elma simgesi, rakamlardan çok daha büyük nitelik taşırken, insanların duygusal ufkunu açacak bir üretim yapmak pek de söz konusu olamaz gibi geliyor bana.

O yüzden eskileri anlamak gerekiyor, geri dönüp okumak gerekiyor. Dünyamızı kurtaracak olan artık tüketim teknolojisi değil, teknoloji yaratıcıklıkla ve iyi niyetle birleştiğinde insanlığa hizmet etmiş olur. Bugün bir öykü okumaya çalış, bir ressamın naif dünyasına göz at, Ruhi Su’ya kulak ver. Okumayı, dinlemeyi, yazmayı beceremedikten sonra, en iyi ilacı keşfedip, kanseri yenip 105 yaşına kadar yaşasan ne olur. Hayatta kanserden çok daha büyük acılar göreceksin! Bunu unutma ve bencilleşme. Dünyayı duygusal ve mantıksal üretim kurtaracak.

“Günlerden pazartesi. Yine vapurun alt kamarasındayım. Yine hava karlı. Yine İstanbul çirkin. İstanbul mu? İstanbul çirkin şehir. Pis şehir. Hele yağmurlu günlerde. Başka günler güzel mi, değil; güzel değil. Başka günler de köprüsü balgamlıdır. Yan sokakları çamurludur, molozludur. Geceleri kusmukludur. Evler güneşe sırtını çevirmiştir. Sokaklar dardır. Esnafı gaddardır. Zengini lakayttır. İnsanlar her yerde böyle. Yaldızlı karyolalarda çift yatanlar bile tek.
Yalnızlık dünyayı doldurmuş. Sevmek, bir insanı sevmekle başlar her şey. Burda her şey bir insanı sevmekle bitiyor.”  Alemdağ’da Var Bir Yılan, Sait Faik

2 Discussions on
“Günün Hissettirdikleri”
  • Bu dopdolu, derin blogda kaybolmak üzere çayımı aldım, koltuğa gömüldüm, karşıma çıkan ilk yazın bu oldu. Katılmadığım bir tek cümle, kelime bile yok bu satırlarda, bana sandığım kadar eski kafalı ve yalnız olmadığımı hatırlattın, teşekkür ederim. Sık sık 70’leri, hatta 40’lı yılları hayal ederken buluyorum ben de kendimi. ”Nostalji” benim için zaman zaman günümüzün soğukluğunu ve tekinsizliğini atlatmak için bir kaçış yolu oluyor, içinde hiç bulunmadığım zamanları çılgınca özlüyorum. Yok, ben kesinlikle bu ”daha çok tüket, daha hızlı yaşa” yıllarına ait değilim, yabancısıyım ve huzursuzuyum kendi zamanımın. Ne akılla ressam olmaya karar verdim ve neden uyaran kimseyi dinlemedim bilmem, ama sanırım hala incecik bir umut ve inanç taşıyorum ”eskisi kadar” sevebileceğimize ve yetinebileceğimize dair. Yazın çok iyi geldi bana, dilerim daha temiz ve saf zamanları da yaşarız.

    • Merhaba Eylül, bana da bu yorum çok iyi geldi. Ben de bir mühendis olarak, özel sektörde yeterince çalışıp, o ruhsuz dünyadan hızlı bir kaçış yaşadım. Ressam olman ne kadar güzel! Sanat ve edebiyat benim neredeyse yaşam ve umut kaynaklarım diyebilirim. Bak şuraya yazdığın bir yorum bile beni umutlandırdı. Belki bizim gibi nostalji severlerden de vardır etrafta. Tüket ve yok et mantığı çok ters, bilemiyorum bu yıllardan kurtulabilir miyiz ya da daha kötülerini mi görürüz. Ama hiç değilse içimizdeki ufak inançları ve değerleri kaybetmemeliyiz. Çünkü onlarsız gerçekten yaşanmıyor. Güzel günler görmek dileğiyle, sevgiyle kal…

Leave A Comment

Your email address will not be published.